Türkiye-NATO ilişkisi durumu

Tarih:

Türkiye-Nato ilişkisi durumu. Türkiye toplumu günümüzde derin görüş ve fikir ayrılıkları yaşıyor. Bu fikir ayrılığı içindeki kişiler optimumlarda buluşma, karşısındakini anlama isteklerini ve empati kurma yeteneklerini bir kenara
bırakarak, kendi doğrularını karşısındakine kabul ettirmekten çok, fikrini karşısındakine dayatma
inancına sahip. Görüş ayrılıkları toplumu ilgilendiren en küçük konulardan en önemli ve hayati konulara
kadar derinleşmiş ve toplumu ayrıştıran bir kısır döngü noktasına gelmiş durumda.
Tarihsel geçmişten gelen konulardaki fikir ayrılıkları; güncel tartışmalarda yerini korur ve
ayrıştırmayı arttırırken, alternatif tarih yazım ve anlatımı başlığı ile sunulan, çoğunlukla gerçeğe ve
yaşanmışlıklara aykırı, tarih anlatımları ile bu fikir ayrılıkları daha da körükleniyor ve derinleştiriliyor. En
cahilinden en donanımlısına kadar hemen hemen herkesin engin bilgi ve tecrübesi ile fikir ve görüş
sahibi olduğu konularında başında NATO gelmektedir. Türkiye’deki derin fikir ayrılıklarının bir örneğini
teşkil eden NATO tartışmalarında; konuyu Türkiye’nin güvenliği ve dünya siyasetindeki etkinliği
temelinde değerlendirenler olduğu gibi NATO üyeliği ile ülkenin egemenliğini terk ederek tamamen
NATO ve ABD güdümüne girdiğini, Atatürk döneminde yürütülen milli dış politikadan uzaklaşılarak ABD
çıkarlarına hizmet eden bir ülke haline gelindiğini savunanlar da mevcut.
Türkiye’deki NATO eksenli tartışmaların içinde gözden kaçırılan, belki de görmezden gelinen bir
nokta ise; Türkiye’nin NATO içindeki etkinliği. Özellikle İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğinin
tartışıldığı bu günlerde, dikkatimizin odaklanması gereken konu bu olmalı. Konuyu tartışmadan önce,
konu hakkında fikir sahibi olmamızı sağlamak amacıyla NATO’nun ne olduğu hakkında temel bilgi sahibi
olmamız ve NATO’nun tarihine bir göz atmamız faydalı olacaktır.
Daha İkinci Dünya Savaşı bitmeden dünyanın iki kutba ayrılacağı, bir kutupta, ABD liderliğinde,
demokrasi taraftarı Batı’nın, diğer tarafta liderliğini SSCB’nin üstlendiği bir Komünist bloğun yer alacağı
kesinleşmişti. Japonya’ya atılan iki atom bombasının ve dolayısıyla atom silahının ABD tekelinde
bulunması Batı Bloğuna bir üstünlük ve göreceli olarak kendine güven sağlamaktaydı. Bu kapsamda
SSCB’nin 1949 yılında kendi atom silahına sahip olması dünyayı iki süper ve atomik güç arasında taraf
tutmaya zorladı. SSCB ve Komünist ideolojinin yayılma politikası izlemesi, etki alanını genişletme çabası
BATI bloğunu askeri bir güvenlik teşkilatı arayışına itti.
NATO, ABD öncülüğünde, 4 Nisan 1949 da imzalanan Kuzey Atlantik Antlaşması ile kuruldu ve 24
Ağustos 1949 da yürürlüğe girdi. İlk kurucular İngiltere, Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, İzlanda,
İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz ve ABD’den oluşuyordu. NATO’nun ilk genişlemesi 1952
yılında, Türkiye ve Yunanistan’ın katılmasıyla başladı. Türkiye, Kore Savaşı’nı (1950 -1953) NATO’ya üye
olmak için bir fırsat olarak gördü ve Kore Savaşı’na asker göndererek, dünya kutupları içindeki tercihini
net bir şekilde, ABD ve Batılı devletlerden yana kullandı. NATO’nun genişlemesi; 1955’de Batı Almanya,
1982’de İspanya, 1999’da Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya, 2004 yılında Bulgaristan, Estonya,
Litvanya, Slovakya, Slovenya, Romanya, Letonya ve 2009 yılında Hırvatistan ve Arnavutluk’un
katılımıyla gerçekleşti. 2017 yılında Karadaǧ ve son olarak 2020 yılında Kuzey Makedonya’nın katılımı
ile NATO üye sayısı 30’e yükseldi.
Günümüzde Bosna Hersek, Ukrayna ve Gürcistan, NATO’ya üye olmak isteklerini gündeme
getirmiş olsalar da bu konuda herhangi bir görüşme ve girişim gerçekleşmedi. Ancak Rusya
Federasyonu’nun Ukrayna’ya saldırısı sonrasında İsveç ve Finlandiya’nın üyeliğe kabulü için hızlı
girişimle başladı.NATO’nun kuruluştaki temel amacı, üye ülkeler arasında askeri birlikteliği sağlamaktı. Bu dönemde
devletler ulusal ve uluslararası egemenliklerini kalıcı kılabilmek için korumacı politika üretmek ve
uygulamaya koymak zorundaydılar.

Soğuk Savaş’ın, SSCB ve komünizm değerlerine karşı, ortak savunma mekanizması geliştiren
NATO; üye ülkelerinin sınırlarının korunmasını taahhüt ederek Soğuk Savaş boyunca caydırıcılığını
korudu. Kolektif savunma mekanizması sadece dış tehditlere karşı olmakla kalmadı, üyeler arasındaki
sorunların da olası bir savaşa evrilmesini engelledi. Özellikle Yunanistan ve Türkiye arasındaki
gerginliklerin silahlı çatışmaya ilerlememesinde her iki devletin de İttifak üyesi olması önemli bir etken
oldu.
Soğuk Savaş yılları boyunca sıcak bir çatışmaya girmeyen ve ortak meşru müdafaa hakkını devreye
sokma gereği duymayan NATO, silahlı caydırıcılığını başarılı bir şekilde kullandı. Soğuk Savaş’ın 1991
yılında bitimi ile yaşamsal tehdidi ve ortaklılığın ana gayesi ortadan kalkan NATO bir meşruiyet krizi ile
karşı karşıya kaldı. Bu krizi hedef ve gayret konusunda dönüşüm göstererek aşan NATO, kolektif
savunma mekanizmasını ortadan kaldırmayarak bu kavramı genişletti. Bu büyük değişimden sonra
NATO kolektif güvenlik çizgisinde devam ederek tehdit algılarını değiştirdi ve fonksiyonel olarak da
dönüşüm ve gelişim dönemine girdi. Fakat en nihayetinde üyelerinin toprak bütünlüğü, güvenliği başka
bir devlet tarafından tehdit edildiğinde kolektif savunma mekanizmasının işleyeceğini garanti etmeye
devam etti. Yeni roller üstlense de kolektif savunma refleksinin devam etmesi birliğin kuruluş ruhundan
kopmadığını göstermektedir. NATO’ya üye olan ülkelerin NATO içerisinde eşit üyelik ve söz hakları
vardır ve kararlar oy birliği ile alınmak zorundadır. Bu kapsamda kendi çıkarları doğrultusunda istediği
NATO kararını veto edebilir.
Winston Churchill’in çok sevdiğim ve sıklıkla kullandığım bir söz var; “Ne kadar ileriyi görmek
istiyorsan o kadar geriye bakman gerekir.” Bu kapsamda günümüzü anlayabilmek ve geleceği
kurgulayabilmek için hemen her konunun geçmişi iyi bilinmeli ve geleceğe olan etkisi bu sayede tespit
edilmeye çalışılmalıdır. Türkiye’nin, günümüzde ve gelecekte, NATO içindeki etkinliğini ve değerini;
NATO’nun tarihsel dönemlerde uyguladığı savunma stratejisine ve bu stratejiye Türkiye’nin katkısına
bakarak değerlendirmek gerekir.
1949 ile 1959 yılları arası NATO’nun kalabalık ordulara önem verdiği ve nitelikten çok niceliği
odaklandığı dönem olarak kabul edilebilir. Bu dönemde NATO üye ülkeleri, ortaklığa verdiği askeri güç
ile değerlendirildi. Bu dönemde Türkiye kalabalık, büyük ve ucuz ordusu ile ortaklığa büyük katkı
sağladı. Bu kapsamda Türkiye, üyeliğinin ilk yıllarında kalabalık ordusu ile büyük değer ve öneme
sahipti. 1949’da Batı Avrupa 10 tümen ve 32 bağımsız tugaya sahipti. Bu kara gücü 22 tümenlik bir
kuvvete denk gelmekteydi. Aynı dönemde Türkiye, seferberlik ilanı ile 30 gün içerisinde, 13 piyade, üç
dağ ve iki süvari tümeni ile altı zırhlı tugaya sahip olabiliyordu. Türk ordusunun bu gücü toplamda 22
tümenlik bu kuvvete denk gelmekteydi. Asla denenmemiş ve planlamada kalmış ola bile, bu kadar bu
kadar büyük bir askeri güce sahip olmak; Türkiye’ni NATO ortaklığı içinde ayrıcalıklı bir yere koydu. Türk
ordusu her zaman yaptığı gibi, NATO bünyesinde de, teknoloji ve eğitim eksikliğini, insan gücüne dayalı
olarak kapatabilir ve bu bağlamda NATO’ya olağan üstü bir güç verebilirdi.
Bu askeri -aslında insan gücüne bağlı- desteğin yanı sıra Türkiye, eşsiz coğrafi konumu yani
jeopolitiği ile ortaklığa farklı bir güç de sunmaktaydı. Varşova Paktı, dolayısıyla SSCB’ye karşı karada güç
dengesizliğini hava ve atom gücü ile dengelemeyi planlayan NATO için Türkiye, SSCB’nin derinliklerini
atomik silahlarla vuracak bombardıman uçaklarına ev sahipliği yapabilirdi. Güçlendirilecek ve jet
uçakları ile donatılacak Türk hava kuvvetleri, olası bir SSCB ilerleyişini de -NATO planları dâhilindeToros dağlarının güneyinde durdurulabilmesi için kara ordusuna destek verebilirdi. NATO ve dolayısıyla
Avrupa’nın güvenliği açısından Türk topraklarında Toros dağlarının güneyi daha savunmaya elverişli
konumdaydı. Bu dönemde NATO Türkiye’nin toprak bütünlüğünü korumayı planlamazken, strateji
öneme sahip Boğazlar’ın bile savunulması değil, SSCB’nin kullanımının engellenmesi ile sınırlı
tutulmuştu. Bu sayede -Dunkirk benzeri bir hezimet yaşanmadan- Avrupa ordularının Pirene dağlarının
gerisine düzenli ve başarışı bir çekilme yapması sağlanabilirdi. 1949 yılında hazırlanan bu plan,

Türkiye’nin NATO üyeliğinin ilk yıllarında hala yürürlükteydi. Dolayısıyla Türkiye’nin Transatlantik
güvenliğe katkısı da bu iş bölümü çerçevesinde biçimlenmişti. 1957 yılı değerlendirmesinde Türkiye’nin
katkısı, kaybından doğacak güvensizlik ya da tehdit artışı olarak ölçülüyordu. Böylece ilk başlarda
Türkiye’nin NATO güvenliğe olası katkısı coğrafi konumu ve kalabalık ordusu üzerinden kavramsallaştı.

Türkiye-Nato ilişkisi Nükleer Silahlar


Aralık 1957’de NATO’nun bir nükleer güce dönüşmesi ile birlikte 1967 yılına kadar uzanan nükleer
güç dönemi başladı. ABD, NATO’nun nükleer bir ittifaka dönüşmesini önermesi ile başlayan yeni
yapılanmada, üye ülkelerin ABD kontrolündeki nükleer başlıklı silahlara ev sahipliği yapmaları ve
bunları hedefe ulaştıracak çift yetenekli silahları edinmeleri öngörüldü. Nükleer silahlara ev sahipliği
yapmak 1970’li yıllara dek NATO savunmasına katkının öne çıkan ölçüsü oldu. Bu dönemde NATO’nun
hedefi; topyekün savunmadan caydırıcılığa kaydı. NATO Aynı dönemde Türkiye, nükleer silahlara ev
sahipliği yapmaya gönüllü NATO üyeler arasında yer aldı.
Türkiye’nin SSCB’ye yakınlığı jeopolitik değerini daha da arttırdı. Bu dönemde Türkiye topraklarına
konuşlandıracağı nükleer silahlar ile olası bir nükleer saldırıda reaksiyon süresinin kısaltılmasına büyük
katkı sağlıyordu. Bunun yanı sıra topraklarına konuşlandırılacak dinleme tesisleri ile SSCB nükleer ve
askeri faaliyetlerinin izlemesini sağlayabiliyordu. Dönem içinde Türkiye’de kurulan askeri istihbarat
amaçlı tesis sayısının 16’ya yükselmesi, SSCB hakkında temin edilen elektronik istihbaratın %25’lik
bölümünün Türkiye’deki konuşlu tesislerden sağlanması ülkenin önemini arttırdı.
Türkiye ise Şubat 1959’dan itibaren nükleer silahlara ev sahipliği yapmaya başladı. İlk nükleer
silahlar Türk Hava Kuvvetlerine verilen dönemin yüksek performanslı savaş uçakları F-100D/F Super
Sabre ile donatılan nükleer darbe filolarına verildi. Hemen Eskişehir ve Malatya üslerinde iki filo nükleer
bombala ve bu bombaları atabilecek uçaklarla donatıldı. Bu ilk nükleer silahları Mayıs 1959’da Honest
John roketleri, Haziran 1961’de Jüpiter füzeleri ve Haziran 1965’de 203 mm’lik obüsler izledi.
Bunlar arasında en çok ilgi çeken; Avrupa’da sadece İtalya ve Türkiye’nin ev sahipliğine gönüllü
olduğu, orta menzilli Jüpiter füzeleri oldu. İzmir Çiğli’deki üsse konuşlandırılan Jüpiter füzeleri
SSCB’deki hedefleri vurmak için reaksiyon süresi avantajına sahipti. Bu füzeler Türkiye’nin savunmasına
katkısı tartışmalı iken Türkiye’yi SSCB’nin öncelikli nükleer hedeflerinden biri haline de getirdi.
Türkiye’nin nükleer silahlara sahip olmak kadar nükleer tehdit ile yüzleşmesi, NATO içerisindeki
etkinliğinin için arttırılması amacına yönelik bir girişim olarak kabul edilmelidir. Türkiye, önceki
dönemden büyük ordusu ve jeopolitik konumu ile elde ettiği etkinliği, nükleer silahlar ile arttırma
yoluna girdi. Ancak Küba krizi sonrası ABD ile SSCB arasında yapılan pazarlıkla Küba ve Türkiye’den
nükleer silahlar çekildi.
1962 Küba Krizi, dünyanın bir nükleer bir felakete yüz yüze gelmesine neden oldu. Yaşamın ve
dünyanın değerinin anlaşılmasına vesile olan bu krizden sona NATO yeni bir strateji geliştirmeye
zorlandı. Esnek Karşılık olarak adlandırılabilecek bu stratejide; olası bir SSCB/Varşova Paktı saldırısı
konvansiyonel silahlarla durdurulmaya çalışılacak, başarılamadığı takdirde taktik nükleer silahların
kullanımı ile saldırının şiddeti ile orantılı olarak nükleer silah kullanılabileceği karşı tarafa
hissettirilecekti.
Bu savunma stratejisi değişimi, Türkiye gibi savunması büyük ölçüde demode silah sistemlerine
dayanan bir NATO üyesinin güvensizliğini artıran bir yöne sahipti. ABD yardımlarının askeri
malzemeden ekonomik desteğe ve hibeden kredili satışlara çevirmesi, Türkiye’nin yeni stratejinin
gerektirdiği gelişmiş ve pahalı silahlara erişimini de güçleştirdi. NATO üyesi Batı Avrupa ülkelerinin göz
kamaştıran ekonomik performansları bu evrede, birçok NATO üyesi ihtiyaç duydukları silahları kendi
bütçe kaynaklarıyla temin edebilir duruma geldi. Türkiye bu konumu ile yalnız değildi. Portekiz ve
Yunanistan da askeri ve ekonomik yönden aynı durumdaydı. 1960’lı yıllarda bu üyelerinin ittifaka pek
de katkı yapmadan, nimetlerinden yararlanabildikleri ileri sürüldü. NATO’ya sağlanan katkı nispi

ölçüden çok mutlak ekonomik ölçütlerle değerlendirilmeye başlandı. Ekonomik durum nedeniyle
NATO’ya verdiği askeri destek ve jeopolitik öneme rağmen Türkiye’nin birlik içerisindeki etkinliğinin
azaldığı kabul edilebilir.
Bu dönemde, 1963, 1964, 1967 ve 1974 yıllarında Türkiye’nin Kıbrıs sorunu ve Kıbrıs’a yapılan
askeri müdahaleler nedeniyle NATO ile sorun yaşaması, ülkede NATO’ya karşı duyulan güvenin
sorgulanmasına neden oldu. 1969’de imzalanan Savunma İşbirliği Anlaşması (SİA) ile Türkiye’deki ABD
üslerin statüsü yeniden düzenlendi ve üslerin Türk makamlarının bilgisi dışında kullanılması için yeni
önlemleri yürürlüğe koydu. Bu sayede Türkiye ile SSCB arasında krizi neden olanU-2 casus uçakların
İncirlik’ten uçmalarının önüne geçilebildi. Bu dönmede Türkiye bir bölümü milli amaçlar için ayrılmış
büyük ordusu ile ittifak içindeki değerini korurken, NATO genelinde ancak ABD özelinde jeopolitik
konumunu ittifakın sınırsız kullanımından kurtarmaya çalıştığı görülmektedir.
1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında Türkiye’ye uygulanan Amerikan askeri ambargosu, Türkiye
ile NATO arasında yeni bir dönemin başlangıcı oldu. NATO’nun Esnek Karşılık stratejisinin uygulandığı
dönemde, üstlendiği savunma külfetinin ekonomik kalkınmasını sekteye uğrattığı bu dönemde yaşanan
ambargo Türkiye’nin savunma yeteneklerinde ciddi düşüşlere neden oldu. Bu dönemde Türkiye ve
müttefikleri arasındaki askeri yetenekler ciddi şekilde ve Türkiye’nin aleyhine şekillenirken, Türkiye
elindeki demode silah sistemleri ile NATO’nun konvansiyonel stratejisine katkı verecek konumdan
uzaklaştı. Silah ambargosuna karşılık Türkiye’nin, İncirlik üssü dışındaki tüm ABD tesislerinin faaliyetini
askıya alması, takip eden yıllar ABD ve NATO’nun Türkiye’nin jeopolitik değerinden eskisine göre çok
daha az yararlanabildiği bir dönem oldu. Sadece istihbarat ve dinleme imkânları bakımından değil,
nükleer caydırıcılık açısından da Türkiye’nin NATO güvenliğe bir katkısı kalmadı.
Amerika’nın Türkiye’ye uyguladığı silah ambargosu 1978 yılında kaldırıldıysa da, Türkiye’deki
üslerin yeniden faaliyete geçmesi ve nükleer silahların göreve dönüşü Mart 1980’de imzalanan
Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması (SEİA) ile gerçekleşti ve nükleer silahların göreve dönüşüne
12 Eylül 1980 darbesi sonrasında askeri yönetim tarafından yeşil ışık yakıldı. Bu sayede Türkiye, NATO
içindeki eski önem ve etkinliğine ulaşma girişimine başlayabildi.
1979’da İran’da ABD yanlısı Şah iktidarının yıkılması ve SSCB’nin Afganistan’ı işgal etmesi ile NATOVarşova paktı ekseninde yeni bir rekabet ve silahlanma dönemi başladı. 1980’de ABD’de Carter Doktrini
ile Basra Körfezi’ni hâkimiyet girişiminin ABD’nin yaşamsal çıkarlarına yönelik tehdit kabul edileceğini
ve gerekirse askeri güçle yanıtlanacağını ilan etmesi ve bu amaçla karargâhı Florida’da bulunan bir
Merkezi Komutanlık kurması Avrupa ile ABD arasında ilk güvensizliğin temelini atarken Türkiye’yi de
zor durumda bıraktı. Basra Körfezi gibi NATO’nun Güvenlik algısının dışında kalan alanlara ABD
müdahalesi Avrupa’da hoş karşılanmazken Türkiye, bölgeye yakınlığı ve topraklarındaki aslında NATO
kapsamında kurulan ABD tesislerinin kullanılabilecek olması nedeniyle potansiyel bir risk olarak
görülmeye başlandı. Bu dönemde Türkiye, topraklarındaki ABD üslerini NATO kapsamı dışında
kullandırmamaya çalışırken ordusunu da yeni NATO savunma konsepti dâhilinde modernize etmeye
çalıştı. NATO’nun FOFA (Follow-on Forces Attack: Birbirini İzleyen Kuvvetler Üzerinde Taarruz)
doktrinini yüksek teknoloji ile donatılmış konvansiyonel askeri yeteneklere dayanıyordu. Bu doktrin
üye devletlere bir hayli pahalıya mal olacaktı. 1980’lerde NATO içinde yük paylaşımı tartışmaları bu
doktrinin etkisiyle yeniden alevlendi. Bu dönemde Türkiye askeri modernizasyon hamlesi başlattı.
Ortak üretim ya da montaj projelerine yönelerek FOFA’nın öngördüğü yeteneklerin kazanılmasına
çalışıldı. Özellikle yeni silah tedariki giderek büyüyen bir harcama haline geldi.
12 Eylül 1980 sonrası Türkiye’nin -ABD’nin baskısıyla- Yunanistan’ın ittifakın askeri kanadına
dönüşüne izin vermesi başka zorluklara neden oldu. Türkiye ve Yunanistan arasında yaşanan
zıtlaşmalar Türkiye’nin NATO’ya sağladığı katkıyı azalttı. İki üye Ege’de komuta kontrol düzenlemeleri

konusunda fikir ayrılığı yaşadı, Ege’deki NATO tatbikatlarını zora soktu ve hatta birbirlerinin kuvvet
hedeflerini dahi veto etti.
ABD’nin 1987’de SSCB ile Orta Menzilli Nükleer Füzeler Antlaşması imzalaması Avrupa’da terk
edilmişlik hisleri uyandırsa da 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ile simgeleşen Soğuk Savaş’ın bitimi
bu duyguları anlamsızlaştırdı. Bu stratejik deprem Türkiye’nin NATO güvenliğe katkısının temelini
oluşturan jeopolitik değerini çok düşürdü.
Soğuk Savaşı’n bitimi ve NATO’nun rakibi Varşova Paktı’nın fes edilmesi ile olabildiğince büyük
kuvvetlerle bir baskın taarruza karşı hazırlıklı olmaya dayalı, savunma ve caydırıcılık üzerinden
tanımlanan NATO ittifakına katkı anlayışını son verildi. NATO kendine yeni bir rol ve işlev ararken
ülkelerin ittifaka verdiği katkıyı ölçmek de zorlaştı. 1991 Roma zirvesi ile NATO, Soğuk Savaş’a oranla
kapsamlı bir güvenlik anlayışına sahip yeni bir konsepte geçti ve ilk kez ittifak alanı dışındaki tehditlere
de yer verildi. Üstelik yeni güvenlik riskleri eskisine göre karmaşık ve çok boyutluydu. NATO içinde
Avrupacı ve Atlantikçi ayrımına giden sürecin başlangıcı sayılan bu toplantıdan sonra NATO’nun tek
işlevsel kolektif güvenlik örgütü olduğu kesinleşti.
Yugoslavya krizi sırasında, NATO’nun ilk kez “alan dışı” sayılan Balkanlar’da güç kullanması ile üye
ülkelerin ittifak için öneminin belirlenmesinde “alan dışı” harekâtlara verile katkı ve destek ön plana
çıkmaya başladı. Türkiye Balkanlar’da yürütülen hava faaliyetlerine ve Akdeniz’de yürütülen NATO
deniz görevlerine katkı sağlayan üyelerden biri oldu. Bu görevler, Türkiye’nin 1980’lerden itibaren
savunmaya yaptığı milli savunma sanayisi yatırımlarının semerelerinin alındığı döneme rast geldi.
Türkiye bu görevler ile kendisine “Güvenlik Üreten Ülke” rolü biçmeye başladı. Türkiye’nin Kosova
Krizinde yer ve görev alması, ülke içindeki üslerini NATO kullanımına açması da kendisine biçtiği rolün
bir tezahürüdür. Kosova Harekâtı, Türkiye’nin sahip olduğu askeri imkân ve yeteneklerle NATO
harekâtlarına katkı yapabilen bir ülke kimliğini pekiştirdi. Ve Türkiye tarihinden ilk defa NATO
harekâtlarına bu kadar geniş kapsamda destek veren bir ülke haline geldi.
Ancak 1990’dan itibaren Türkiye’nin, Kardak Krizi, Kıbrıs Rum Yönetimi ile S-300 krizi ve Terörist
Başı Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkartılması gibi krizlerde askeri güç kullanmaya hevesli olması;
ülkeyi Avrupalı müttefiklerinin nezdinden “Güvenlik Üreten Ülke” imajından “Güvenlik Tüketen Ülke”
imajına evrilmesine neden oldu. Tüm bunlar -kendisine ABD ve NATO’dan bir ölçüde bağımsız bir rol
çizmeye çalışan- Avrupa Birliğinin Türkiye’ye bakışını olumsuz etkiledi.
11 Eylül 2001 tarihinde yaşanan olaylar tüm dünyada olduğu gibi NATO içinde de güvenlik algısının
değişimine neden oldu. NATO büyük ve hantal, ülke savunmasına yönelik kuvvetler yerine küçük,
teknolojik, idame ettirilebilir kuvvetler prensibine geçti. NATO’nun harekât coğrafyası, Afganistan’a
dek uzadı. NATO’nun dönüşüm hedefine uyum çerçevesinde, Türk Silahlı Kuvvetleri de kısmi bir
dönüşüm içine girdi ve 3. Kolordu HRF (High Readiness Force: Yüksek Hazırlık Seviyesindeki Kuvvet)
ihtiyacı kapsamında teşkilatlandırıldı. Türk ordusu NATO’nun 2002 Stratejik Konsepti ile kabul edilen
dönüşüm hedefine uygun kuvvetlere katılım ve liderlik, yeni komuta yapısı çerçevesinde İzmir’deki
NATO karargâhının önce Hava Unsur Komutanlığı, daha sonra Kara Komutanlığına dönüşmesi,
NATO’nun Barış İçin Ortaklık Eğitim Merkezi ve NATO Terörizmle Mücadele Mükemmeliyet Merkezi
gibi dönüşümleri yaptı.
ABD’nin Afganistan’a müdahale sürecini takip eden günlerde NATO’nun Afganistan’da istikrarı
sağlama sorumluluğunu üstlenmesi deniz aşırı harekâtlar için NATO’nun asker ihtiyacını artırdı. Türkiye
bir kez daha sahip olduğu büyük ordu ile en çok katkı beklenen ve talep edilen üye oldu.
2010’da Lizbon’da kabul edilen yeni Stratejik Konseptin Türkiye açısından en zorlu yönü; Balistik
Füze Savunma Sistemi -bilinen adıyla “Füze Kalkanı”- geliştirme ve yerleştirme kararını barındırmasıydı.

 

Türkiye-Nato ilişkisi


Bu sistem Türkiye’nin NATO güvenliğe en büyük ve en önemli katkısı olmaya adaydır. Türkiye bu
sistemin gelişmesine ve kurulmasına onay vermekle yetinmedi, sistemin yer radarlarından birine de ev
sahipliği yapmayı kabul etti. Malatya Kürecik’e konuşlandırılan radar istasyonunun sahip olduğu Xbandı radar, NATO erken uyarı süresini saniyeler seviyesine azaltır ve karşı önlemleri devre sokmak için
yaşamsal öneme sahiptir. Türkiye’nin ekonomik güçlenmesiyle birlikte NATO’ya yaptığı maddi katkı da
arttı ve 2012’de Türkiye NATO bütçesine en yüksek katkı yapan 10 üye arasında yer aldı.
2011’de Libya Harekâtı, NATO içinde Avrupa ve ABD arasındaki askeri yetenek uçurumunu gözler
önüne sermiş olmasının yanında Türkiye’ye Libya’ya uygulanan ambargoyu denetlemek üzere
oluşturulan 16 gemilik NATO gücüne dört fırkateyn, bir denizaltı ve bir lojistik destek gemisi tahsis
etmesine imkân sağladı.
Yukarıda açıklanan tarihsel gelişimlerden anlaşılacağı üzere, günümüze kadar Türkiye’nin NATO
içindeki etkinliğini belirleyen iki önemli unsur ordusu ve jeopolitik konumu oldu. Dönemsel ve çevresel
faktörlerle zaman zaman artış ve azalış gösteren bu etkinlik, çevresel ve ülkesel dinamiklere bağlılığını
korumaktadır.
Öncelikle Türkiye, kendi güvenlik ihtiyaçları doğrultusunda da etkin, güçlü, harekât yeteneği
yüksek ve teknolojik bir orduya sahip olmalıdır. Özellikle son 30 yılda yapılan milli harp sanayi alanında
yapılan yatırımlarla etkinliği ve teknolojik yönü kuvvetlendirilen Türk ordusunun modernizasyonuna ve
profesyonel orduya dönüşümüne hız verilmelidir. Libya Harekâtı, çağdaş ve uygun askeri yeteneklerin
temel unsurlarının, muhabere, istihbarat, hareket yeteneği, korunma ve hassas vuruş becerileri
olduğunu ortaya koymuştur. Türk ordusunun da bu dönüşümü devam ettirmesi şarttır. Vatan
savunması önceliği terk edilmeden dar kapsamlı, kısa süreli ve hızlı reaksiyon yeteneği arttırılmalıdır.
Bu kapsamda Türkiye, haklı gerekçelere dayalı ve kanuni temeli olan NATO harekatlarına da katılımdan
uzak durmamalıdır.
Türkiye sahip olduğu jeopolitik önem sebebiyle bence değişmeyecek bir öneme sahiptir. Bu önem
NATO içindeki etkinliğine de süreklilik sağlayacaktır. Dünyanın en büyük iki kanayan yarası Ortadoğu
ve Balkanlara komşuluğu ile Rusya Federasyonuna yakınlığı, dünyanın ve NATO’nun güvenlik algısında
her zaman yer bulacaktır. Ama jeopolitik önem, askeri ve ekonomik güç ile perçinlenmediği sürece
etkinlikten uzak olacaktır. Bu nedenle Türkiye bu iki önemli faktörü yani ekonomik ve askeri güç olma
hedefinden uzaklaşmamalıdır.
Türkiye’nin NATO üyeliği kapsamında hiç kullanmadığı veya kullanamadığı etkinlik faktörü ise tüm
NATO kararlarının oy birliği ile alınması zorunluluğudur. Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına
dönüşünde kendi milli çıkarları doğrultusunda bu yetkisini kullanmayan Türkiye’nin bu durumdan
dersler çıkarması ve NATO içerisinde alınacak kararlarda milli çıkarlarını ön planda tutması
gerekmektedir. Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliği konusunda Türkiye’nin geçmişten ders aldığı ve milli
çıkarlarını daha ön planda değerlendirdiği söylenebilir. Bu kapsamda NATO teşkilat yapısı içinde görev
alacak Türk personelin görev yerlerine uygun liyakate sahip olması gerekliliğinin ayrı bir öneme sahip
olduğu unutulmamalıdır.
Türkiye’nin NATO içindeki etkinliğinin ana belirleyicisinin Türkiye olduğu akıldan çıkartılmamalıdır.
Türkiye’nin takip edeceği uluslararası politika, ekonomik ve askeri gücü, NATO içinde görevli
personelinin yetkinliği; Türkiye’nin NATO ve Dünya güvenliği içindeki etkinliğinin ana belirleyicileri
olacaktır.

Cuakay Akademi
Cuakay Akademi
Biz, düşünce dünyasında önemli bir yer edinmiş Türkiye ve dünya genelindeki ilişkileri derinlemesine inceleyen bir düşünce kuruluşuyuz. Amacımız, Think tank yapısıyla uzmanlık alanlarımıza özgü özgün makaleler ve içerikler üreterek bilgiye katkıda bulunmaktır. Ancak bizim için sadece yazı yazmakla sınırlı değil, aynı zamanda farklı yeteneklere sahip bireyleri bünyemizde görmekten mutluluk duyarız.
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Gönderiyi paylaş:

Abone ol

spot_imgspot_img

Popüler

Benzer Konular
Benzer Konular

Netanyahu’nun Ziyaretinin Ardından Macaristan’dan UCM’ye Rest: Çekilme Süreci Başlatılıyor

Macaristan hükümeti, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) taraf olma statüsünden...

Ankara’dan İsrail’e Sert Mesaj: “Yayılmacı Gündeminizi Türkiye’ye Saldırarak Gizleyemezsiniz”

Dışişleri Bakanlığı, İsrail hükümetinde görevli bazı bakanların Türkiye’yi hedef...

Fidan, Brüksel’de Yoğun Temaslarda: NATO Zirvesinde Kritik Görüşmeler

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, NATO Dışişleri Bakanları Toplantısı için...

Ankara’dan Orta Asya’daki Sınır Uzlaşısına Destek Mesajı

Türkiye, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan’ın sınırlarının kesiştiği noktaya ilişkin...
error: Content is protected !!