Suudi Arabistan ile Pakistan, güvenlik alanında yeni bir dönemi başlatan “karşılıklı savunma” ilkesini duyurdu. Ortak metinde, “Taraflardan birine yönelen saldırı, diğerine yapılmış kabul edilir” vurgusu yer aldı. Körfez’in caydırıcılığını güçlendirmeyi hedefleyen bu adım, bölgesel güvenlik mimarisinde önemli bir eşiğe işaret ediyor.
Veliaht Prens Muhammed bin Selman ile Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif’in imzaladığı stratejik anlaşma, petrol zengini Suudi Arabistan ile nükleer kapasiteye sahip Pakistan arasında yıllardır süren güvenlik iş birliğini kurumsal bir çerçeveye taşıyor. Metin, savunma koordinasyonunun geliştirilmesi ve her türlü tehdide karşı ortak caydırıcılığın artırılmasını amaçlıyor.
Doha saldırısı sonrası değişen denklemler
9 Eylülde Doha’da Hamas’ın siyasi kanadını hedef alan ve altı kişinin ölümüne yol açan saldırı, Körfez’de “Amerikan şemsiyesi” tartışmasını alevlendirdi. Kızıldeniz üzerinden ateşlenen füzelerin mevcut hava savunmalarını aşabildiğine dair değerlendirmeler, Patriot benzeri sistemlerin sınırlarını yeniden gündeme taşıdı. BM Güvenlik Konseyi saldırıyı kınadı; ancak bölge basınında, “Körfez başkentlerinin güvenliğinin artık otomatik ABD taahhüdü sayılmaması” gerektiği yorumları öne çıktı. Bu atmosfer, Riyad ile İslamabad’ın paktını yalnızca ikili bir mutabakatın ötesine, “kendi caydırıcılığını kurma” refleksinin sembolüne dönüştürdü.
Eski ortaklığın yeni çerçevesi
İki ülkenin güvenlik iş birliği 1980’lerden bu yana eğitim, danışmanlık ve ortak tatbikatlarla sürüyor. 2018’de Pakistan’dan Suudi Arabistan’a ek birlik görevlendirilmiş, 2017’de eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Raheel Şerif, Riyad merkezli bir göreve getirilmişti. Bu arka plan, paktın “sıfırdan” değil, yerleşik bir ekosistemin üzerine inşa edildiğini gösteriyor.
Nükleer gölgelik tartışmaları ve denge arayışı
Riyad İslamabad ilişkileri yıllardır “nükleer şemsiye” iddialarına konu olsa da Pakistan tarafı bu suçlamaları reddediyor. Suudi bir yetkili, anlaşmanın “tüm askeri araçları kapsayan kapsamlı bir savunma mutabakatı” olduğunu söyleyerek nükleer imalara kapı aralamadan caydırıcılık mesajı verdi. Aynı zamanda Riyad’ın Hindistan’la ilişkilerini “her zamankinden güçlü” tutma hedefi, paktın Yeni Delhi’ye karşı değil, bölgesel dengeleri gözeten bir mimari olarak tasarlandığına işaret ediyor. Ekonomik damar da güçlü: Suudi finansmanı ve enerji tedariki, Pakistan’ın kırılgan döviz rezervleri için kritik bir emniyet supabı niteliğinde.
Metnin kalbi tek cümlede
Ortak açıklamanın omurgası net: “Herhangi bir saldırı her iki ülkeye yapılmış sayılır.” Riyad, bunun belirli bir ülkeye veya tekil bir olaya yanıt değil, yıllara yayılan derin iş birliğinin kurumsallaştırılması olduğunu vurguluyor. İslamabad cephesinde ise “bölgesel ve küresel barışa katkı” söylemi öne çıkıyor; mesaj eşzamanlı olarak İran ve İsrail gibi aktörlere, ayrıca Hindistan’a dönük bir denge çağrısı da içeriyor.
İki katmanlı mesaj
Uzmanlara göre pakt, iki temel mesaj veriyor:
-
ABD şemsiyesindeki aşınma algısına pratik yanıt: Körfez, Washington’la çalışmayı sürdürüyor ancak tek direğe yaslanmayan bir güvenlik düzeni örüyor.
-
Arabuluculuk zeminine yönelik psikolojik onarım: Doha’daki saldırıyla sarsılan “arabulucu başkent” dokunulmazlığına karşı, nükleer bir güçle tesis edilmiş “ortak kader” taahhüdü öne çıkıyor.
Uygulama alanı ne olacak
Anlaşma, bir cümlelik taahhüdün ötesinde, ortak harekât planlaması, füze savunma katmanlarının entegrasyonu, istihbarat paylaşımı ve deniz güvenliği gibi başlıklarda somut işleyişe kavuşacak. Şimdilik kesin olan; Riyad’ın söylemindeki kararlılık ve paktın “tüm askeri araçları kapsayan” bir çatı olarak kurgulanması. Kısacası, herhangi bir saldırı ikisine birden yönelmiş sayılacak ve buna göre yanıt üretilecek.

