Suriye Savaşı sonrası Türkiye’nin Orta Doğu’da ABD ve Rusya ile ilişkileri nasıl

Tarih:

Türkiye İçin Zafer mi, Felaketin Habercisi Mi? Suriye ve Bölgenin Geleceği

Bir kısım medya ve vatandaşlar tarafından zafer sarhoşluğu içinde fetih nidalarıyla kutlanmasına karşın, 60 yıllık Esad rejiminin ve Baas ideolojisinin yıkılması bölgesel ve küresel bağlamda daha zor ve Türkiye açısından ürpertici gelişmelere neden olabilir mi?

Suriye Savaşı. 61 yıllık Baas rejimi devrildi.
Suriye Savaşı. 61 yıllık Baas rejimi devrildi.

Hemen hemen bütün televizyon kanallarında, kanalın siyasi görüşüne uygun olarak seçilen, “Uzman”ların ellerinde marangozdan yeni alınmış soplalarla harita önünde ahkâm kesmeleri; onlarca yer adı sayıp, esip gürlemelerine karşın, konuyu sadece sınırlı ve kıt bilgilerle “Taktik” seviyede inceleyip, bu paralelde Türk halkını aşırı ve gereksiz bilgi ile “İşba” haline getirip konunun derinliği, çözümsüzlüğü, önemi ve stratejik boyutundan uzaklaştırdıkları, Türkiye’de sıkça kullanılan popüler bir deyim ile “Algı Operasyonu” yaptıkları unutulmamalıdır.

Bölgede “Majör” ve “Minör” pek çok aktörün rol alması, Majör aktörlerin arasındaki ilişkilerin konjeötürelliği, Minör aktörlerin ise çoğunlukla öngörülemezliği ve değişkenliği bölge geleceği için tutarlı bir yorum yapmayı zorlaştırmaktadır. Yüzyıllık planların bile anlık olay ve gelişimlerle revize edilmesi gereken, genelde Ortadoğu, özelde Suriye için; yarını belli olmayan bölge tanımı yeterli olacaktır.

Yaklaşık 12 yıldır süren ve “Arap Baharı”nın son ayağı olarak kabul edilen Suriye’de Esad rejimi çöktü. Yönetim HTŞ’nin lider veya hâkimiyetindeki muhaliflere geçti. Suriye’de nasıl bir yönetimin veya yönetimlerin başa geleceği belirsizliğini koruyor. Sonuçta en uzun kara sınırımızda belirsizlik ve kargaşanın uzun bir süre daha devam edeceği ve bölgenin kolay kolay istikrara ve güvene kavuşmayacağı açık.

Yüz yıldan fazla bir zaman önce, Birinci Dünya Savaşı sürecinde, Ortadoğu şekillendirilirken etnisite kökenli bir bölünme temelinde kurgulandı. Bölge halkının çoğunluğunun Arap olduğu kabul edildi ve Osmanlı Devletine karşı yürüttükleri Milliyetçi ayrılma desteklendi. Bölgenin Osmanlı Devletinden kopartılmasından sonra bölge içindeki yönetim taksimi ise lider portföyünün İngiltere’ye yaptığı yardım esas alınarak şekillendirildi. Bu şekilde doğal sınırlardan çok, cetvelle şekillendirilmiş sınırlara sahip, etnik köken veya mezhepsel ayrım dikkate alınmayan sınırlar ortaya çıktı. Bu uygulamanın ileride bölgeye müsakbel müdahaleler için de bahane üretmek için yapıldığı değerlendirilebilir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası çift kutuplu dünya düzeni içinde bölge Amerika ve Sovyetler Birliğinin mücadele alanlarından birisi haline geldi. ABD açısından petrol rezervlerinin bolluğunun yarattığı hâkimiyet arzusu, İsrail devletinin kurulması sonrası koruma refleksi ile birleşti. Sovyetler Birliği için ise bölgede ABD çıkarlarına ket vurabilmenin yanında sıcak denizler kenarında üs ve etki alanı yaratmaktı. Bu kapsamda bölge ülkeleri kendi iç sorunlarının yanında İsrail ile olan mücadelelerinde bu iki kutup başını hem kullandı hem de onlardan faydalandı.

Birinci ve İkinci Körfez Savaşı sonrasında Irak’taki Saddam ve Baas rejiminin yıkılması bölge için bir başlangıç niteliğindeydi. Bu yıkılış, Ortadoğu’daki Arap Milliyetçiliği ile süslenen Baas ideolojisi temelli tek adam rejimlerinin kırılganlığını ve dayanıksızlığını da ortaya koydu. Irak’da etnisite ve mezhepsel bir bölünme düşünüldüyse tam anlamıyla başarılı olamadı. Sadece Kürtler, ABD’ye verdikleri destek sayesinde bölgesel özerklik ve İŞID karşısında bir “Müttefik” özelliği elde edebildiler. Bunun dışında Irak zor ve hala mücadele içinde olsa da toprak bütünlüğünü korumayı başarabildi.

Suriye iç savaşının başlaması ile birlikte mezhepsel ayrımlar ile birlikte Kürt milliyetçiliği mücadelenin başını çekti. Açıkçası Irak ve Suriye olaylarında Kürtler dışında hiçbir etnisite “Milliyetçilik” duyguları ile hareket etmemektedir. Ayrılığın etkin gücü daha çok “Mezhep” niteliktedir. Konunun ilginç boyutu Kürt milliyetçiliğini de Mehsepsel mücadeleyi de körükleyenin ABD ve perde arkasındaki İsrail olmasıdır. Araplar içinde mezhepsel farklılıkları kullanan ve körükleyen ABD, konu Kürtler olduğunda Milliyetçi his ve girişimlere sıcak bakmakta, Kürtlere belirgin ve göze batan bir ayrıcalık tanımaktadır. ABD’nin Kürtlere tanıdığı milliyetçi ayrıcalık, güncel Kürt milliyetçiliğinin körüklenmesine ve hatta “Aryan Kürt” ırkı ütopyasının doğmasına neden oldu. Güncel Kürt milliyetçi söylemlerine bakıldığında, tarihsel gerçekliklere aykırı olarak, bölgede yaşamış her imparatorluğa ve her tarihi kişiliğe sahip çıkma refleksleri bu “Aryan Kürt ırkı ütopyasının bir delili niteliğindedir. Bir gün bölgede bağımsız veya federal Kürt devleti kurulması durumunda Aryan Kürt ırkı söylemlerinin, bölgeyi paylaştıkları diğer etnisitelere karşı “Kürt Faşizmi”ne dönüşmesi an meselesi olacaktır.

Yalnız Kürtler içindeki dinsel ve aşiret bölünmüşlüğü hep sözden kaçırılan bir olgudur. Olası bağımsız veya federal bir Kürt devletinin kendi içinde ne kadar bütünlük ve dayanışma içinde olacağı her zaman bilinmezliğini korumaktadır. Kürtler bir blok olarak hareket edebilme, dinsel ve aşiretsel farklılıkları göz ardı edebilme yeteneğine sahipler midir? Bağımsız veya Federal bir Kürt devleti kendi iç karmaşa ve çekişmelerden uzak kalabilecek midir? Tarih boyunca bölgede çıkarları olan İngiltere ve ABD tarafından kullanılan Kürtler, bu başat güçlerin piyonu olmaktan ve onların müsaade ettiği kadar kendi çıkarları peşinde koşmaktan ne zaman vaz geçecekleri veya geçebilecekleri önemlidir. Diğer bir önemli konu ise aldıkları destekle giderek şımarıklaşan ve bölgedeki diğer etnik/dini gruplara karsı artan bir tahammülsüzlük sergilemekten öteye bu oluşumlara yaşam hakkın tanımayan “Kürt Faşizmi”ne ABD ve İsrail’in ne kadar daha hoşgörü ile bakabileceğidir. Bölgede geleceği belirsiz ve pamuk ipliğine bağlı en büyük oluşum Kürtlerdir. ABD-İsrail desteğinin bırakın bitmesini, akıl ve mantık çizgisinde dengelenmesi bile Kürtlerin yaşam hakkı tanımadığı grupların aynı eylemleri Kürtlere karşı uygulaması sonucunu doğuracaktır. Tarih boyunca kullanılan ve unutulan Kürtler için tarihin tekerrür etmemesi beklenilmedik bir şey değildir.

Suriye’nin bölünmüşlüğünden en büyük fayda sağlayan şüphesiz ki İsrail’dir. Arap Baharı sonucu Mısır’da Amerikan siyaset ve çıkarlarına yakın Sisi yönetiminin başa gelmesi İsrail’in elini büyük ölçüde rahatlattı. İsrail ile mücadele yerine İsrail’i görmezden gelen Mısır yönetimi, İsrail’in iki büyük ve etkili hasmından birisinin devre dışı bırakılmasını sağlarken, güneyde Sina ve Filistin cephesinde İsrail’in rakipsiz kalmasını sağladı. Geriye kuzeydeki Suriye’nin devre dışı bırakılması kaldı. Suriye’deki Esad rejiminin yıkılması ile İsrail kuruluşundan bu yana en iyi güvenlik ortamına kavuştu. Son güçlü rakibi de devre dışı almasının yanında, işgal ettiği stratejik öneme sahip Suriye toprakları ile ülkesinin kuzeyinde güvenlik şeridi oluşurdu. Suriye ordusundan kalan silah sistemleri ve askeri depolara yaptığı saldırılar ile başka bir çıkar elde etti. Bu şekilde ABD ve kendi kontrolünden çıkan muhalif güçlerin bu silahları kendisine karşı kullanmasının önüne geçerken aynı zamanda silah ve mühimmat yönünden de bağımlı hale getirdi. HTŞ liderinin İsrail ile sorunları olmadığına yönelik söylemleri gerek HTŞ ve gerekse PYD’nin iplerinin kimin elinde olduğunun en açık işarıdır.

Suriye’nin bölünmesi ve yerine ABD ve İsrail kontrolünde bir devlet veya devletçiklerin çıkması en çok İsrail’in işine yaramaktadır. Bu sayede İsrail çevresinde muhalefet ve düşmansız bir ortam elde etti. Bu ortamın İsrail’e sağlayacağı pervasızlık ile gerek Filistin ve gerekse Lübnan’daki eylem ve saldırılarına pervasızca devam edeceği beklenebilir. Arap ve İslam ülkelerinin konuya duyarsızlığı ve birlikten uzak oluşu İsrail’in elini rahatlatmaktadır. Bazı Arap ülkelerinden yükselen seslerden ciddi bir müdahale niyetinden olmalarından ziyade kendi iç kamuoylarının gazını almaya yönelik girişimler olduğu unutulmamalıdır. Arap ve İslam dünyası daha önce yaşandığının benzeri toplu ve müttefik bir İsrail karşıtlığına ve bu karşıtlığı eyleme dökme birlik ve kararından oldukça uzaktır. Neticede Arap ve İslam dünyası İsrail ve Suriye olaylarında çözüm üretme niyet ve girişiminde azade durumdadır ve böyle devam edecekleri yadsınmaz bir gerçekliktir.

Suriye özelinde ve Ortadoğu genelinde ABD ve İsrail’in faaliyetlerine iki muhalif ülke kaldı. Birincisi ABD’nin değişmeyen ve kadim hasmı İran’dır. İran daha çok kendi güvenlik algısı ile hareket etmekte ve hareketlerini mezhepsel girişimler ile gizlemeye çalışmaktadır. İran’ın bölgedeki gerek Şii ve gerekse Sünni aşırı uçları destekleme girişimi, ABD ve İsrail’in dikkatini kendisinden uzak tutarak kendi toprak bütünlüğü ve egemenliğinden uzak tutmaktan başka bir şey değildir. İsrail ile toprak sınırı olmaması kendisini bölgeye direk müdahalesini engellemesinden ziyade göstermelik ve İslam dünyasında “İsrail’in tek düşmanı” imajını güçlendirecek bir iki füze/dron saldırısından ileriye gitmemiştir ve gidemeyecektir. İram önümüzdeki dönemde bölgedeki radikal İslami grupları destekleyerek ABD ve İsrail’e karşı “Vesayet Savaşı”na devam edeceği ve kendisini fiilen ateş çemberi içine atmayacağı bir gerçektir.

İran, Suriye’den sonra sıranın kendisine geleceğinin bilinci içindedir. Eonomik, sosyo-politik olarak Suriye’ye büyük benzerlikler taşıyan İran, bölgede ABD’nin en büyük ve asli hedefi olmaya devam edecektir. Bölgede tamamen özgür bir İsrail’İn yaratılması İran’ın yokluğuna veya güçsüzlüğüne bağlıdır. Bu kapsamda İran bölgede ve küresel anlamda yalnızlığa itilmeye çalışılırken, “Arap Baharı”nın “Acem Baharı”na evrilmesi ile arşı karşıya kalması muhtemeldir. Yakın gelecekte İran’da iç karışıklıkların artması, dini ve etnik grupların bağımsızlık mücadelelerinde artışın yanında, laiklik taraftarlarının da artan ses ve eylemleri ile karşılaşılması muhtemeldir.

İran gelecekte kendisinin hedef olacağının bilincindedir. Bu kapsamda gerek rejimini ve gerekse toprak bütünlüğünü korumak için ter türlü önlemi alacağı ve girişimde bulunmaktan kaçınmayacağı bir gerçekliktir. İran, bölgesel anlamda desteklediği gruplara olan yardımını artırmakla beraber, yeni grup ve oluşumlarla işbirliğine girmekten ve bu gruplarla ABD ve İsrail’in başını ağrıtmaya devam etmekten geri durmayacaktır. Olayı ve eylemleri küresel boyuta taşıyarak, kendisinden uzak coğrafyalardaki muhalif gruplara destek vermesi ve ABD’nin dikkatini bölgeden uzaklaştırma çabası içine girmesi beklenebilir.

Stratejik düzlemde ise İran’ın Rusya ve Çin işbirliğine ve yakınlaşmasına girmekten başka seçeneği yoktur. ABD-İsrail müttefikliği karşısında güç bulacağı ve destek göreceği ortam da burasıdır. Çin’in artan ekonomik ve askeri gücü, gelecekte hem küresel hem de bölgesel bağlamda etkinliğini belirleyecektir. Gerek ABD ve gerekse Avrupa Birliği’nin Çin’e karşı uygulamaya koyduğu ekonomik ve ticari kısıtlamalar bu gerçekliğin bir yansımasıdır.

Rusya’nın ise gerek ekonomisini ve gerekse Ukrayna Savaşı nedeniyle kaybettiği askeri güç ve prestijini arttırmaya yönelik girişimlerde bulunması kaçınılmazdır. Rusya, şu an imkân bulmamakta olmasına karşı küresel oyunculuktan vaz geçmeyeceği ve dünyayı tek kutuplu bırakmaya niyetli olmadığı açıktır. Burada Rusya’nın gücünü ne kadar Çin ile paylaşmaya niyetli olduğu belirleyici olacaktır. İleride Çin’in Rusya’dan fazla ekonomik ve askeri güce ulaşması Rusya’nın bunu kabullenme derecesine göre belirleyicilik taşıyacaktır.

Dünyanın tek kutuplu mevcut düzeninde, ABD eksenindeki NATO’nun rakipsizliği bölgenin geleceğinin belirleyicisidir. Rusya-Çin-İran dayanışmasının diğer ülkeri de arasına alarak, NATO alternatifi bir silahlı savunma birliği kurmadan bu üç ülkenin bölgede etkinliğinin artması beklenmemelidir. Bu oluşana kadar da ABD ve İsrail bölgede deyim yerindeyse at koşturmaya devam edecektir.

Suriye özelinde ve Ortadoğu genelinde ABD ve İsrail’in faaliyetlerine iki muhalif ülkeden diğeri Türkiye’dir. Ancak Türkiye, gerek Arap Baharı ve gerekse Suriye olaylarında izlediği dış politika açısından öngörülemez bir dış politika izlemektedir. “Kardeşim Esad”dan “Katil Esed”e hızlı geçiş, “Diktatör Sisi”den “Kardeşim Sisi”ye hızlı devinimi dış siyaset takipçileri kadar uygulayıcılarını da zora soktuğu düşünülebilir. Uzun zamandır Türkiye, Ortadoğu ve İsrail ilişkilerinde ülke çıkarlarından çok mezhepsel saiklerle hareket etmektedir. Ancak bu mezhepsel dürtüler konu Azerbaycan olduğundan unutulmakta ve hatta Azerbaycan’ın Şii inanışında olduğu Türk kamuoyunda unutturulmaya çalışılmaktadır. Bu kapsamda Türkiye’nin uyguladığı mezhep temelli dış politikanın tutarlılığından bile söz etmek mümkün olmamaktadır. Açıkçası Türkiye’nin dış politikasının hangi prensip ve beklentilere göre şekillendirildiği bilinmezliğini korumaktadır. Dış politikanın daha çok iç politikada elde edilebilecek kazanımlara göre şekillendirildiği ve dış politikanın, iç politika için bir araç olarak kullanıldığı ifade edilebilir. Şüphesiz ki bu politika, gerek iç politika ve gerekse dış politika için en tehlikeli uygulamadır. Türkiye’nin tüm dış politikasında olduğu gibi Suriye politikasında da gerçeklere dayanan akılcı bir politika uygulamasına ihtiyacı olduğu bir gerçekliktir.

Suriye’de yaşananların Türkiye için bir prova olabileceği akıldan çıkarılmamalıdır. Her iki ülke sahip olduğu mezhepsel ve etnik gruplar itibariyle birbirine büyük benzerlik taşımaktadır. Türkiye’de halen yaşanan fikir bölünmüşlüğünün ve ötekileştirme faaliyetlerinin düşünceden silahlı eyleme geçmesi an meselesidir. Eğer İran yakın gelecekte ve kolaylıkla saf dışı edilirse bölgede tek hedef Türkiye olacaktır. ABD ve İsrail’in bölgede askeri ve ekonomik olarak güçlü, üniter devlet yapısında ve laik bir Türkiye’nin varlığını istemeyecekleri inkâr edilemez bir durumdur. Ancak Türk iç politikasının bölünmüşlük ve çatışma üzerine kurgulandığı, hemen herkesin düşman ve hatta vatan haini ilan edildiği bir durumda Türkiye’nin dış siyasette ne kadar bütünsel davranabileceği şüphelidir.

Türkiye iç politikasında, çoğulcu, kapsayıcı ve akılcı bir politikaya dönmek zorundadır. İç politikada yaşanan çekişme ve kavgaların dış politikada ülkenin elini zayıflatacağı unutulmamalıdır. Osmanlı Devletinin son yıllarında deneyimlediği, İslamcılık ve Osmanlıcılık politikalarının ülkenin kaderinde çözüm olmadığı unutulmamalıdır. Gerek Panislamizmin ve gerek se Panosmanizmin ne ülkede nede bölgede aranan çare ve ilaç olmadığını kaç siyasinin farkında olduğu tartışmalıdır. Türkiye önceliğini 782.000 kilometre kare içinde yaşayan vatandaşlarının refah ve birlikteliğine vermelidir. Bölgedeki hiçbir ülke ve toplumun tekrar gönüllü olarak Türk idaresine gireceği ve bu şekilde milliyetçilik akımlarından önce yaşanan “Osmanlı Refahı”na ulaşılmasını isteyeceği beklenmemelidir. Panosmanlı akımının Türkiye sınırlarının ne kadar ilerisine gidebildiği düşünülmeli ve tartışılmalıdır.

Türkiye gerek ekonomik ve gerekse askeri gücünün yetmeyeceği ve devamlılığı sağlayamayacağı hiçbir sınır ötesi girişime niyetlenmemelidir. Türkiye kendisini dev aynasında değil gerçeklik aynasında görmek zorundadır. Tarih ve bölge Saddam Hüseyin gibi gerçeklik aynasına bakmayanların başına neler geldiğinin örnekleri ile doludur ve Türkiye’nin böyle bir örneği yaşayacak gücü yoktur.

Yakın gelecekte Türkiye’nin söylemde aksini iddia adilse de ABD ve İsrail güdümünde bir dış politika izleyip küçük topraksal kazanımlar elde edilip bunun büyük fetihler ile eş değer gösterildiği iç politika oyunları yaşanacağı yadsınmaz bir gerçekliktir.

Türkiye’nin acilen üniter devlet yapısını, ekonomisini ve milli birliğini güçlendirip, dinsel ve mezhepsel saiklerden kurtulmuş akılcı, uygulanabilir ve ülke çıkarlarını hedef alan bir dış politikaya dönmesi gerekmektedir. Aksi durumda Türkiye için bir zafer olmayan Suriye’nin bölünmüşlüğünün bir felaket habercisi olduğunun anlaşılması kaçınılmaz olacaktır.

Yukarıda yazılanlar Türkiye’nin Suriye bataklığına düşmemesi için yapması gerekenler. Peki yapacağı veya yapabilecekleri neler olabilir. Türkiye önümüzdeki dönemde Suriye özelinde ne gibi girişimlerde bulunacaktır.

Bu sorunun cevabı AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çok yakın zamanda, Suriye’de yönetim değişiminden hemen sonra, sarf ettiği iki cümlede saklı esasında. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Erzurum’da gençlerle buluşmasında kullandığı “Şu anda dünyada liderler arasında aslında iki kişi kaldık, bir ben varım, bir de Viladimir Putin var” sözüdür. Şüphesiz ki bu söz düşünmeden ağızdan çıkan ve iddiası olmayan bir söz değildir. Cumhurbaşkanı Erdoğan bu sözü ile Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna üye 193 ülke lideri içinde kendisi ve Putin haricindeki bütün yöneticileri, lider dolayısıyla küresel oyun kurucu olmadığı iddiasındadır. Bu söz ile kendisine biçtiği ve gelecekte oynamayı planladığı rolü ortaya koymaktadır. Bu sözden hareketle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daha çok Rusya Devlet Başkanı Putin ile yakın temas ve işbirliği içinde Ortadoğu’yu ve Suriye’yi şekillendirmesi beklenmelidir.

Ocak 2025’den itibaren ABD’de yönetimi devralacak olan Trump ’un davranışlarının öngörülemezliği ve özellikle Rahip Brunson olayı sonrasındaki eylem ve açıklamaları ile Türkiye kamuoyundaki olumsuz imajına ABD’nin Kürtleri destekleyici politikaları eklendiğinde gözle görülür bir işbirliği beklenmemelidir. Ancak gerçek dış politikanın kameralar ve mikrofonlar önünde değil, gözlerden ve kulaklardan uzak, son zamanlarda uygulandığı gibi görüşme tutanaklarının bile tutulmadığı ortamlarda yapıldığı dikkatlerden kaçırılmamalıdır. Bu kapsamda Türkiye-Rusya-ABD şeytan üçgeninde mikrofonlar önünde söylenenlere değil, cari alanda uygulananlara odaklanılması gerekir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, çok sevdiği ve örnek aldığı düşünülen Padişah II. Abdülhamit gibi ABD ve Rusya ilişkilerinde bir denge politikası gütmesi, birinin zorbalığına uğradığında diğerine yanaşması ve bu şekilde amaç ve ideallerine ulaşmaya çalışması beklenmelidir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geleceğe ışık tutacak diğer sözünü ise Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) ile Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Bilim Ödülleri Töreni’nde kullandığı şu sözlerdir:

“Suriye başta olmak üzere son dönemde bölgemizde yaşanan her hadise bizlere hatırlatmaktadır; Türkiye, Türkiye’den daha büyüktür. Millet olarak ufkumuzu 782 bin kilometrekareyle sınırlandıramayız. İnsan nasıl kaderinden kaçarak kurtulamazsa Türkiye ve Türk Milleti de mukadderatından kaçamaz, saklanamaz. Tarihin millet olarak bize yüklediği misyonu görmek, kabul etmek ve buna göre davranmak mecburiyetindeyiz. Kendi ülkelerine başkalarının gözünden bakanlar bunu fark edemeyebilir. Burunlarının dibini dahi görmekten aciz olanlar bunu anlamayabilir. ‘Türkiye’nin Libya’da Suriye’de Somali’de ne işi var?’ diye soranlar bu vizyonu ve misyonu idrak edemeyebilir. Türkiye’nin son 22 yılda nasıl büyük bir değişim geçirdiğini bilmeyenler, olayların seyrini kavramakta zorlanabilir. Ama biz bunu görüyoruz, süreçleri okuyoruz, çağrılara kulak tıkamıyoruz. Türkiye’nin başarılarına sevinemeyenleri kendi haset dolu dünyalarında vehimleriyle, korkularıyla, komplo teorileriyle, safsata ve hezeyanlarıyla baş başa bırakıyoruz. Milletiyle duygudaşlığını kaybetmiş olanlara ne söylesek boş ne anlatsak faydasız. Biz onlarla vakit kaybetmeyeceğiz”

Bu sözler Türkiye’nin kendi sınırları dışında ama özellikle sınırına yakın bölge ve ilgi alanlarında aktif siyaset uygulamaya devam edeceğinin bir göstergesidir. Bu aktif dış siyaset, hedef ülkelerin üçüncü ülkeler ile arasındaki anlaşmazlıklarda arabulucu rolü üstlenmek gibi barışçıl şekillerde uygulanabileceği gibi özellikle Suriye gibi milli güvenliği direk etkileyen yakın çevrelerde çok farklı boyutlara ulaşabilecektir. Siyasi başarılarını Suriye’de icra edilen askeri operasyonlar gibi askeri operasyonlar ile desteklemeyi tercih eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye’deki PKK/YPG varlığını gerek sınırlarımızdan uzaklaştırmak gerekse etkinliğini azaltmak ve hatta mümkünse bertaraf etmek için daha büyük ve kapsamlı askeri harekâtlar yapmaktan çekinmeyecektir. Böylesi askeri harekât, daha önceki örneklerde olduğu gibi, Türkiye’de milli birliği sağlayacağı gibi dikkatleri iç ve ekonomik sorunlardan uzun süre uzak tutacaktır. Bu gibi harekâtların ülke ekonomisine getireceği ilave ve fazladan yük dikkate alınması gereken bir etmen olmakla birlikte, Türkiye’nin ufkunun 782 bin kilometre kareye sığmadığının ve sığmayacağının ispatı olacaktır. Özellikle sosyal medyadaki bazı hesapların Suriye şehirlerine Türk plaka numarası vermesine yönelik paylaşımlar bu niyetin hazırlığı ve kamuoyunun hazırlanması olarak yorumlanabilir. Şüphesiz ki Suriye’nin en azından Türkiye sınırına yakın ama daha geniş ve büyük bölgelerinde icra edilecek bu askeri harekât sonunda Türkiye, dünya kamuoyu gözünde işgalci durumuna düşmek istemeyecek, kurulacak yönetimden elde edeceği askeri üsler veya garantörlük anlaşması ile bölgedeki askeri varlığını yasal zeminlere oturtmaya çalışacaktır. Bu harekât sonunda dünyaya karşı, Kürt etkinliğinden uzak ve bağımsız bir devlet ortaya çıkartılmış olsa da gerçekte ve uygulamada Türkiye’ye ilan edilmemiş federatif bağlarla bağlı, kendi içinde belli kiriterlere kadar bağımsız ama dışişlerinde Türkiye’nin suflelerine ihtiyaç duyan bir ülke hedeflenmiş olmalıdır.

Sonuç olarak Türkiye’yi öngörmesi zor olmakla birlikte daha hareketli günler beklediği bir gerçektir.

 

 

guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Gönderiyi paylaş:

Abone ol

spot_imgspot_img

Popüler

Benzer Konular
Benzer Konular

Netanyahu’nun Ziyaretinin Ardından Macaristan’dan UCM’ye Rest: Çekilme Süreci Başlatılıyor

Macaristan hükümeti, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) taraf olma statüsünden...

Ankara’dan İsrail’e Sert Mesaj: “Yayılmacı Gündeminizi Türkiye’ye Saldırarak Gizleyemezsiniz”

Dışişleri Bakanlığı, İsrail hükümetinde görevli bazı bakanların Türkiye’yi hedef...

Fidan, Brüksel’de Yoğun Temaslarda: NATO Zirvesinde Kritik Görüşmeler

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, NATO Dışişleri Bakanları Toplantısı için...

Ankara’dan Orta Asya’daki Sınır Uzlaşısına Destek Mesajı

Türkiye, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan’ın sınırlarının kesiştiği noktaya ilişkin...
error: Content is protected !!